ADANA TAŞIMACILIK

Okunma Sayısı 838

‘Dünden Bugüne Türk Devletlerinde Hakimiyet Geleneği’

 ‘Dünden Bugüne Türk Devletlerinde Hakimiyet Geleneği’

‘Dünden Bugüne Türk Devletlerinde Hakimiyet Geleneği’

ÇUKUROVA OĞUZ BOYLARI DERNEĞİ’NCE Darendeli hemşerimiz Prof. Dr. Abdülkadir Yuvalı’nın konuşmacı olarak katıldığı bir konferans verildi.

 ‘Dünden Bugüne Türk Devletlerinde Hakimiyet Geleneği’ adını taşıyan konferans, Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda gerçekleşti.

Sayın Abdülkadir Hocamızın konuşma metni

TÜRK DEVLETLERİNDE EVRENSEL HÂKİMİYET GELENEĞİ

Tarihin doğru okunabilmesi, kaynakların tespiti, ulaşılabilirliği yanında tarihî olayları kendi penceresinden görme ve değerlendirme, bilimsel düşünce ve objektif tarihçilik anlayışının gereğidir. Tarihî Türk devletlerindeki, devlet ve evrensel hâkimiyet geleneğini ortaya koyabilmek için öncelikli olarak günümüz Batı dünyasının devlet geleneğinin temelini oluşturan Roma İmparatorluğu’ndaki devlet geleneğini mukayese olması bakımından kısaca özetlemek istiyoruz. Eskiçağların önde gelen dünya devleti Roma İmparatorluğu;

1-Bütün insanlar Roma İmparatorluğu’na hizmet için yaratılmışlardır. Bu yüzden her Romalı asil, kendilerinin dışındaki herkes ise köledir. Köleler efendilerine hizmet için yaratılmışlardır.

2-Bütün yollar Roma’dan geçer. Yani eskiçağ dünyasının bütün zenginlikleri Roma ve Romalılara aittir.

3-Roma İmparatorluğu karşısında olan toplumlara, siyasi güçlere “Divide et İmperium” yani parçala ve hükmet (yönet) yöntemini uygulamıştır.  Bu yöntemle, kendisine rakip gördüğü uzak-yakın siyasal kuruluşları çeşitli faktörler temelinde parçalara böler ve kolayca hâkimiyeti altına alır. Roma’nın bu yöntemi, Roma İmparatorluğu sonrasındaki İsevi-Musevi dünyasının geleneksel politikası olmuştur. Bilhassa Batılı ülkeler, Rönesans-Reform hareketlerini takiben, başlatmış olduğu sanayi devrimi ve takiben gelen sömürge çağı ile adeta yeni ve eski dünyayı aralarında paylaşmışlardır.

Türkler, gerek eski çağlarda ve gerekse İslâmî Türk çağlarında farklı coğrafyalarda kurulmuş olan Türk devletleri yönetimleri süresince“kendi dinleri, kültürleri ve hayat tarzlarının dışında kalan halkları köle, kendilerini de efendi olarak görmemişlerdir. Hâkim oldukları coğrafyalarda yaşayan insanları köleleştirmemişler, onları insan haysiyeti ve şerefiyle bağdaşmayan bir davranışa zorlamamışlardır. Fethetmiş (zapt etmiş, ele geçirmiş) oldukları toprakların zenginlik kaynaklarını, insan gücünü kendi ülkelerinin halkı için kullanmamışlardır. Zira böyle bir davranış, inançları, Kültürleri ve devlet gelenekleri ile bağdaşmayan bir özelliktir. Hatta yönetmiş oldukları halklara en geniş manada inanç, kültür ve ekonomik manada özgürlükler vermenin de ötesinde kendi devletlerinin yönetiminde bir hizmet erbabı olarak dâhil etme (Devlet yönetiminin bütün kademelerinde en geniş manada yer verilmesi) konusunda da son derece cömert davranmışlardır. Yakın tarihimizde Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletleri en yakın örneklerdir. Osmanlı Devleti İçin acaba! Hangi topraklar öz vatan toprağı, hangi halk, öz vatandaş (tebaa),daha başka bir ifadeyle; Osmanlı’nın Kafkasya, Ortadoğu, Balkanlar, Kuzey Afrika’nın zenginlik kaynaklarını Anadolu’ya taşıdığını, söz konusu coğrafyada yaşayan halkı Anadolu insanının hizmetinde kullanmış olduğuna dair en ufak bir emarenin olmadığının şahidi tarih, belgeleri ise arşiv malzemeleridir.

Roma,Grek ve Hıristiyan kültürü temelinde şekillenmiş olan batı medeniyeti  ve onun temsilcileri (Amerika Kıtası da dahil olmak üzere)tarih boyunca gitmiş oldukları hemen her yeri sömürgeleştirmiş, insanlarını da köleleştirmişlerdir.Batı medeniyetinin temsilcileri için bu genel uygulamanın dışında ikinci bir örnek yani kendilerinin dışındaki insanların din,dil;kültür  ve değerlerine saygılı olduklarına dair bir örnek varmı dır? ABD ve AB olarak özetleyeceğimiz söz konusu medeniyetin temsilcilerinin günümüzdeki politikalarının da tarihideki söz konusu ayıpları dışında söylenecek güzel bir davranış örneği varmıdır? Konuyu biraz daha açacak olursak; Avrupa devletlerinin (Anadolu şehirlerinden birisinin büyüklüğünde olan bazı ülkeler ağırlıklı olarak Afrika coğrafyasında, kendi ülkelerinden kat be kat genişlikte sömürgelere sahip olmuşlardır. Sömürgelerindeki insanlar sömürgeci devletin dinini kabul etmesi, dilini resmi dil olarak öğrenmesi de köleliğin sonu olmamış ve adeta Afrika Kıta’sı “Köleler Kıta’sı” olmuştur. Bu yüzden, Batı dünyasının irili-ufaklı devletleri arasında, Afrika’da Amerika Kıtası’nda, Uzakdoğu ve hatta Ortadoğu’da sömürgesi olmayan devletten söz edebilirmiyiz? Avrupa merkezli çıkmış olan iki büyük dünya savaşı  (Birinci ve İkinci) aslında, sömürgeci ülkelerin kendi aralarındaki sömürge kapma yani sömürgecilik savaşından başka bir şey değildir. Günümüzde ise, İslam dünyası merkeze konmuş ve üçüncü dünya savaşı bütün şiddeti ile sürüp gitmediğini söyleyemiyoruz. Zira küreselleşme süreci sömürgeci güçler arasında özellikle de  ABD ve AB merkezli bir yarış veya paylaşım merkezli  elan devam etmekte, tarih, kültür ve din coğrafyamızda akan kanın, kirletilen namusun, hak-hukukları gasp edilen insanların sorumluları ne gariptir ki, yaklaşık üç asırdan beri  bizim dünyamızı modernleştirme sürecinin şampiyonları olan “İsevi-Musevi” dünyasının temsilcileridir. Şu halde tarih, kültür ve din coğrafyamızda, üçüncü dünya savaşı iletişim ve bilişim sistemleri de kullanılmak suretiyle ekonomik, kültürel ve siyasal manada “yenidünya” düzeni merkezli olarak devam etmektedir. Bu süreçte, sömürgeci devletler kendi dünyalarının dışındaki siyasi teşekküllerin; kültürel, ekonomik ve üniter yapılarını çökertme konusunda “etnisite, inanç veya mezhepler kullanılmaktadır. Zira parçalanan ülkeler, sömürülen kaynaklar bizim tarihteki yurtlarımız, ölen insanlar da bizim kardeşlerimizdirler.

Mitoloji, efsane ve destanlar merkezli tarih anlayışına göre beş bin yıl, yazılı kaynaklara göre, iki bin yıllık Türk dünyası coğrafyasında kurulmuş olan siyasi teşekküllerin ortak paydası olan “Türk Devlet Geleneği” olarak bilinmektedir. Bu geleneğin temsilcisi, Büyük Hun Devleti’nin kurucusu olan Mete Han’dır. Tarih boyunca ağırlıklı olarak Avrasya coğrafyasında farklı zamanlarda ve değişik adlar altında 120 Türk devleti tarih sahnesine çıkmıştır. Bunlar arasında, sadece Göktürkler ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti “Türk” adını taşımakta, diğerleri ise, ya bey, ya boy veya bir başka ad ile bilinmektedirler. Bir diğer husus, ne zaman, nerede ve hangi kültür çevresinde kurulmuş olursa olsun bir siyasi teşekküle “Türk devleti” diyebilmemiz için elimizdeki ölçü,  “Türk devlet geleneği” olmuştur. Bu tanımlamaya dair tipik bir örnek verecek olursak; Mısır coğrafyasında XIII. Yüzyılda tarih sahnesine çıkmış olan Memlûk Devleti; farklı bir coğrafya ve kültür çevresinde, halkının çoğunluğu Arap, Berberidirler. Ancak bu devletin kurucuları, yöneticileri ve devlet yönetimi (idarî, malî, adlî, askerî vb.)bakımdan Türk devlet geleneğini temsil etmiş olduklarından dolayı, çağdaş (XIII. y.y.) kaynaklar, bu devlet için “Memlûk Türk Devleti” tabirini kullanmışlardır. Türk devlet düşüncesine göre, bir kuruluşun devlet olarak tanımlanabilmenin şartları arasında; Ülke (Vatan), Halk, Kanun (Töre) ve Bağımsızlık (Okasızlık) kavramları ilk sırayı almaktadır.

Avrasya coğrafyasında, Ötügen merkezli Türk devletlerinin kuruluş sürecinde, Türk hakanlarının ilk seferlerini Türklerin ortak düşmanı konumundaki Çin İmparatorluğuna karşı yapmış olmaları bir tesadüf değildir. İnsanlık tarihinde Türklerin fazla sayıda devlet kurmalarının sebepleri arasında; Türk halklarının istiklallerine düşkün olmaları önemli bir faktör olarak kabul edilmektedir. Türk devletlerinin sayıca fazla olmasının bir diğer sebebi de, hukuk, adalet ve hürriyet gibi evrensel değerlere bakışları ile ilgilidir. Zira tarih boyunca nerede bir Türk devleti varsa orada hürriyet ve adalet mevcut olmuştur. Bugün ateş çemberi ve kan gölü haline getirilmek istenilen Ortadoğu, Kafkasya ve Afrika coğrafyaları, Türk İslam devletlerinin hâkim oldukları dönemlerde, dünyanın bilim, medeniyet, ekonomi, siyaset ve güç merkezi olduğu devirlerde her birisi birer barış, güven ve huzur beldeleri olmuşlardır.  Nitekim Büyük Türk Hukuk Âlimi Sadri Maksudi Arsal,”Türkler kanun seven, hukuk yaratan bir millettir. Hukuk yaratıcı bir millet olmaları, devlet kurucu millet olmalarının bir neticesidir, çünkü hukuk devletlerle doğar” görüşünün sahibidir. Şayet bugünlerde bu vb. güzelliklere hasret kalmış isek bunun sebebi ne dinimiz, ne tarihimiz ve kültürümüzdür, sadece ve sadece bizler ve bizleri yönetenlerdir. Zira bizler bu yüce değerlerle insanlık tarihine örnek olmuş bir milletin temsilcileriyiz. Başka bir ifadeyle biz yaşamış olduğumuz ve insanlık âlemi ile paylaşmış olduğumuz bu güzellikleri bugün bir film şeridi gibi seyretmekle yetinmekteyiz.

Türk kavimlerine ilk defa milli kimliklerini sezdiren ve onlara büyük bir milletin mensubu olduklarını öğreten devlet adamı, Büyük Hun Hükümdarı Mete Han olmuştur. Mete Han,    (M.Ö.209–174) bir yandan Merkezi Asya’daki büyüklü-küçüklü boy ve budunlar ile diğer siyasi kuruluşlardan büyük bir bölümünü, uygulamış olduğu strateji sayesinde, savaş yapmada Ötügen merkezli olarak bir araya getirmiştir. Zira söz konusu coğrafyadaki halklar için ortak düşman konumundaki Çin karşısında ortak değerleri yanında, acılı-tatlılı günleri paylaşmışlardır. Böylece, Mete Han’ın otağında ve tuğu altında gerçekleştirilmiş olan bu birlik ruhu, Çin savaşlarındaki başarının itici gücü olmuştur.Bu suretle Türk boy ve budunları, bir yanda Çin’den elde edilen doyumluklar ve siyasi tavizler, diğer yandan da Çin karşısında Mete’nin şahsında bütünleşmiş bir Türk birliğinin doğması sağlanmıştır.Zira aynı hayat tarzı,inancı,dili ve değerleri paylaşmış olan söz konusu halklar,acılı –tatlılı hatıraları ile adeta milletleşme sürecini tamamlamışlardır.Zira sosyoloji bilimi,dili,kültürü,inancı,acı ve tatlı hatıraları bir olan insan topluluğu için “millet” tabirini kullanmaktadır.Türk tarihinde bu oluşumun ilk mimarı Mete Han olmuştur.. Bu uygulama, Hunlar sonrasında Ötügen merkezli kurulmuş olan diğer Türk devletleri için bir devlet geleneği halinde devam etmiştir. Mete’nin liderliğinde kurulmuş olan, Ötügen merkezli Hun konfederasyonuna dâhil olmayanlara karşı Mete bizzat seferler düzenlemek suretiyle 25 yıl içinde büyüklü-küçüklü Çin kaynaklarının “Töles” olarak adlandırmış olduğu budun, boy ve toplulukların birleşmesiyle, Hun siyasi birliğini kurmuştur. Mete Han, M.Ö.176 yılında başarısını zirveye taşımış, bu durumu”, Ok ve yay gerebilen kavimleri bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldular” sözleri ile ifade etmiştir. Başka bir ifadeyle, Mete Han, ,”Kuzey’in yay çekebilen halklarının” Hun olmalarını yani millet haline gelmelerinin bilinen ilk mimarı olmuştur.

Milletlerin hayat tarzı, düşünce ve inançları ile ilgili kaynaklar arasında; mitoloji, destan, menkıbe ve efsaneler kaynak olarak sadece tarihin tamamlayıcı unsurları olarak kalmazlar; sosyal ruhun yansımaları olmanın da ötesinde bir konumları vardır. Oğuz Kağan Destanı bu yönüyle ele alınacak olursa; Oğuz-name’ye göre Türk tarihinde ilk olarak “cihan hâkimiyeti” Oğuz Kağan tarafından tesis edilmiştir. Destanda, Oğuz Kağan’ın Çin, Hindistan, İran, Azerbaycan, Suriye, Mısır, Anadolu, Rus ve hatta Frenk ülkelerini nasıl ele geçirdiği anlatılmaktadır. Ayrıca destan, Türk devletlerinden; Hunlar, Göktürkler, Selçuklular ile Osmanlı Devleti’ne kadar da uzanmakta, Türk devletlerinin idarî, adlî, siyasî ve malî müesseselerinin de kurucusu olarak Oğuz Kağan gösterilmektedir. Destandaki kayıtlara göre, Oğuz Kağan’ın menşei de semavi olup, daha çocuk yaşta iken birtakım kahramanlık örekleri sergilemiş, şahsında birçok güzellik ve özellikleri temsil etmiştir.

Oğuz Kağan Destanı’nın İslâmi rivayetlerine göre, Oğuz daha doğduğu günde, Müslüman olmadığı için, anasının sütünü emmez. Büyüdüğü zaman da bu din ayrılığı, babası Kara Han ile mücadele etmesine sebep olur. Bu mücadelede Oğuz, babasına galip gelir, tahta çıkar, kağanlığını ilan eder ve dört tarafta bulunan bütün kavimlere elçiler göndererek,”Ben artık bütün dünyanın Kağanıyım” der ve hepsini de kendisine itaate ve tâbiiyete çağırır. Oğuz Han çok akıllı ve keramet sahibi olan veziri “ırkıl Hoca” veya “Uluğ Türk Tanrı”nın cihan hâkimiyetini kendisine verdiğini bildirir.

Türk devlet ve hâkimiyet geleneğinin,  evrenselliği konusunda, Göktürk Kitabelerindeki ifadeler; destanî, mitolojik, efsanevi veya bir yabancı kaynak değil, doğrudan doğruya Türklerin bugüne kadar bilinen en eski yazılı milli kaynağıdır. Göktürk Devleti’nin kuruluşu ile ilgili olarak Bilge Kağan kitabesinde;”Gök Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam kağan ile anam Hatun’u yükseltmiş; şimdi ben de tahta çıktım. Aç ve çıplak halkın kağanı oldum, Türk milleti için gündüz oturmadım; gece uyumadım; ölesiye çalıştım.”Aynı şekilde,”Gök Tanrı yardım ettiği için ölgün halkı dirilttim. Çıplak halkı giydirdim; yoksul halkı zengin ettim. Nüfusu az milleti çoğalttım”, sözleriyle yüksek bir milli şuur sahibi olduğunu göstermektedir. Kitabelerde, Türk devlet düşüncesinin semavi kaynaklı olduğuna dair, “Gök Tanrı istediği için tahta oturdum; dört yandaki ulusları düzene soktum” ifadesiyle de egemenliğin Gök Tanrı’dan geldiğini ifada etmiş oluyordu. Göktürk Kağanı;”Ben Tanrı gibi gökte yaratılmış, Türk Bilge Kağan, tahta oturdum “sözleriyle, egemenliğin Gök Tanrı ile ilgili ve kaynağının da yine gökte olduğunu tekrarlıyordu.

Türk devlet anlayışı, din, devlet ve insan üzerine kurulmuştu. Göktürk Kitabelerinde “Türk Budun” yani “Türk Milleti” denildiğinde, Türk devletinin sınırları içinde kalan bütün halklar anlatılmak istenmiştir. Ancak devleti kuran ve devletin sürekliliğini devam ettiren Türk Budun da ihmal edilmemiştir. Zira devlet güçlü olduğu sürece, diğer unsurlar da devlet için hizmet vermişler, devlet hayatında üst düzey görevlerde bulunmuşlar ve devlete saygılı olmuşlardır. Tarihî Türk devletlerinin kuruluşunda; Gök, Yer ve İnsan unsuru Türk devletlerinin üç saç ayağı olmuştur. Nitekim Göktürk kitabelerinin girişinde“ Yukarıda mavi gök ve aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış İnsanoğlunun üzerine atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan (kağan olarak) oturmuşlar (yani tahta çıkmışlar).(kağan olarak) oturduktan sonra, Türk milletinin devleti ile töresini idare etmiş ve düzene koyu vermişler.”Göktürk yazıtlarının girişinde;” göğü ve yeri yaratan bir güç veya bir tek Halik” vardı. Zira “gök” kendi kendisine Tanrı değildi. Göktürk kitabelerindeki devlet anlayışında; Devletin, hâkim olduğu coğrafyada yani Göktürk Devletine gücünü, emeğini vermiş olan insanların ırkları, dinleri, kültürleri ve hatta ülkeleri arasında herhangi bir ayarım yapılmamış, bütün yeryüzünde yaşayan insanların yani o günkü dünyada yaşayan bütün insanların yönetimi “Göktürk kağanına” verilmiştir. Göktürk kağanlarına o günkü dünyayı yönetme yetkisi, doğrudan Tanrı tarafından verilmişti. Böylece bütün insanların üzerinde bir hükümdarın bulunması ve Tanrı bağışına erişmiş bu hükümdarın “töreye” uygun olarak dünyayı yönetmesi gerekiyordu. Bu tür bir yönetim anlayışında insanları; dil, din vb. konularda insanları birbirlerinden ayrılmaları uygun olmamış ve Türk kağanları yönetimleri altındaki insanlar arasında hiçbir fark gözetmemişlerdir. Türkler, İslam dünyasına girdikten sonra da din ile devlet işlerini bir arada ve uyumlu olarak sürdürmüşlerdir. Türk devletlerinin farklı kültür, inanç ve değerlere mensup insanları bir arada tutabilmeleri ve gerektiğinde onların hizmetlerinden yararlanabilmeleri yaşadıkları çağın çok ötesinde yüksek bir düşünce ve inanç ruhu ile izah edilebilir.

Türk halklarının tarihinde,”vatan anlayışı” bir “devlet felsefesi” halinde gelişmiştir. Türklere göre; devlet ve milletin toprağı yani yerleri ve suları mukaddes idi. Türk düşüncesinde; Türk Tanrısı ile Türk’ün mukaddes yer ve suyu birleşiyorlardı. Türk Tanrısı, Türk’ün mukaddes yer ve suları hakkında;”Türk milleti yok olmasın, yeniden millet olsun diye! “Tanrı babam İl Teriş Kağan ile annem il-Bilge Hatun’u gögün tepesinden tutup yükseltmiş!( Türk milletinin başına )kağan olarak oturtmuştu” ifadeleri kullanılmıştır. Mete Han, vatan toprağı konusunda,”Atalarımdan kalan toprağı, kimseye veremem” demiştir. Kağanların basiretsizliği Türk’ün yer ve sularının dağılmasına sebep olabiliyordu. Tonyukuk’un yazıtında;”Türk birleşik milletinin yerinde, ben olmasaydım, ne boy, ne millet, ne kişi ne de hakan kalmış olacaktı” sözleriyle Göktürk Devleti’nin baş veziri söz konusu kutsalların koruyucusu, sorumlusu ve hatta sahibi olarak görülmektedir. Bilge Kağan kitabelerindeki sözler de aslında kağanın milletine bir tür vasiyeti niteliğindedir. Kitabede de;”Türk kağanı ve, beyleri, yerinden bu suyundan ayrılmazsan! Türk milleti! Kendin, iyilik göreceksin! Evine döneceksin, gireceksin! Sıkıntısız, bunalımsız olacaksın” sözleri ile Türk halkının yaşayabilmesi, ayakta kalabilmesi ve özgür olabilmesi için evi, yurdu yani vatanının olmazsa olmazı olduğu ifade edilmektedir.

Türkler, tarihî kaynakların ışığında bilinen iki bin yıllık tarihlerinde; farklı inanç, kültür ve geleneklere sahip toplumları yönetmiş olmaları “evrensel=cihanşümul” bir devlet düşüncesi ile izah edilmektedir. Bu özellik ve güzellik de köklü bir “devlet anlayışı” ile mümkün olmuştur. Türk devletlerinin bey ve hakanları, böyle bir düşüncenin hayata geçirilmesinden sorumlu olan yöneticilere, Tanrı tarafından “kut” verilmiş yani kutlu kılınmışlardır. Bu durumda, bey-hakanlar Tanrı’nın buyurduğuna göre hizmet vermeleri ve adaletini, bütün insanlığa paylaştırmak zorunda idiler. Bu durum, Türk devlet geleneğince, dünyayı adaletle idare etme düşüncesinin bir ülkü haline gelerek sistemleştirilmesi ile mümkün olmuştur. Bu konuda Türk Bilge Kağan adeta bir vasiyet niteliğindeki kitabesinde; “Tanrı buyurduğu için, devletim, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Az milleti çok kıldım, değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tâbi kıldı, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti sözleriyle Türk kağanının görevleri doğrultusunda hayata geçirmiş olduğu hizmetleri zikredilmiştir.

Türk kağanları, Tanrı’dan almış oldukları”siyasi iktidar gücünü” kullanmak suretiyle;”Doğu’da gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar bütün halkları kendisine tâbi kılıyor ve hepsini düzene sokuyorlardı İlk örneği Büyük Hun Hükümdarı Mete Han’da görülen,”Cihanşümul devlet anlayışı” bir gelenek halinde daha sonraki Türk devletlerinde de devam etmiştir. Bu anlayışa göre; Tanrı tarafından seçilmiş bir devletçi aileden gelen ve kut ile tahta oturtulan Türk hükümdarı, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi sıfatıyla tüm yeryüzünü yönetme hakkına sahip olurdu. Bu yüzden de Türk hükümdarları,”Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar bütün memleketlere hâkim olmak” şeklinde özetlenebilecek bir Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi’ni gerçekleştirmek amacıyla dört bir yana seferler düzenlemişlerdir. Rahmetli hocamız Bahaeddin Ögel, bu büyük hâkimiyet düşüncesinin Göktürk kitabelerinin daha girişinde;”Yukarıda gök, aşağıda yer yaratıldığında; ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerinde ise Türk kağanları Bumin ve İstemi kağanlar, kağan olarak oturmuşlardı” taşa vurulmuş olan anlam yüklü sözlerle ifade edilmiş olduğunu söylemektedir. Eski Türklerdeki bu devlet anlayışı Gök Tanrı inancının içinde gelişmiştir. Zira ilk örneği Hunlarda ve Göktürklerde görülen yılın belirli aylarında toplanan devlet meclislerinde din ve devlet gücünün bir arada olduğu, fakat birisinin diğeri üzerinde ve onu yönetmeye yönelik olmadığı açık olarak ifade edilmektedir. Bu yüksek anlayış ve ileri görüş, Karahanlılar ve Selçuklular döneminde, yeni bir Türk-İslam devlet modeli için sağlam bir zeminin oluşmasında etkili olmuştur.

Türk devletlerindeki “kut” anlayışının kökü bilinen en eski devirlere kadar uzanmaktadır. Türk devlet geleneğinde, beyleri, hükümdarları birinci derecede ilgilendiren konu kut idi. Zira her şey ondan geçer ve kut’un eli altındadır. Yusuf Has Hacib, ünlü eserinde;”Bey, bu makama kendi gücün ve isteğinle gelmedin, onu sana Tanrı verdi”. Kut’tan feragat etmek, siyasi istiklalden ve hatta devletten vazgeçmek manasına gelirdi.

Göktürk kitabelerinde özlü sözler halinde taşa vurulmuş olan yazılardan hareketle Türk hakanlarının görevleri arasında; Ötügen’e bağlı  “uruk, boy ve budunlar” arasındaki birlik ve bütünlüğü sağlamak, Türk devletine bağlı olan siyasi unsurların sayısını artırmak, onların birbirleriyle ve Ötügen ile münasebetlerini düzenlemekti. Türk Bey ve hakanların görevleri konusunda; milli kaynaklarımızdan olan Göktürk kitabeleri ve Türklerin İslâm dünyasındaki yerlerini almaların takip eden dönemde Karahanlı devlet adamlarından Yusuf Has Hâcib’in kaleme almış olduğu “Kutadgu Bilig”;yönetenler ile yönetilenler arasındaki münasebetlere dair kıymetli bilgiler vermektedirler.

Türkler tarihî süreçte, olduğu gibi bugün de farklı coğrafyalarda, değişik adlar altında, yedisi bağımsız, on ikisi özerk on yedi cumhuriyet ile Türk Toplulukları-Diasporaları bir büyük dünya yani Türk dünyasınca temsil edilmektedirler. Türk halklarının bu özelliği yani kendi tarihî coğrafyaları dışındaki yabancı ülkelerde Türk devlet geleneği temelinde devlet kurma konusunda göstermiş oldukları başarı konusunda, Türk kültür tarihinin ana kaynağı konumundaki; Kutadgu Bilig, Divan-ü Lûgat’it-Türk vb. ile Türkistan coğrafyasındaki kitabeler, mitolojiler, destanlar, yanında Türk tarihi ile ilgili yabancı tarih kaynaklarının (Çin, Latin, Bizans, Arap, Fars vb.) incelenmesinden sonra Türk halklarının devlet kurma, yönetme ve bilhassa, dil, kültür, inanç ve gelenek-görenekleri farklı toplumları bir arada tutma ve yönetme konusundaki başarılarının sırının “devlet ve hâkimiyet geleneği” ile ilgili olduğu bilinmektedir.

Türkler sahip oldukları evrensel=cihanşümul düşüncenin hayata geçirilmesi uğruna gerektiğinde kendileri ile aynı özelliği temsil etmiş olan siyasî teşekküllerle de mücadele de etmişlerdir. Zira Evrensel devlet düşüncesi yeryüzünün tek hâkimi olma temeline dayandığı içindir ki, tarihin hemen her döneminde Türk devletleri birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Nitekim Emir Timur’un Yıldırım Beyazıt Han ve Toktamış, Yavuz Sultan Selim’in, Şah İsmail ve Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Akkoyunlu Uzun Hasan Padişah ile mücadelelerinin temelinde evrensel hâkimiyet düşüncesi yatmaktadır.

Türk halklarında evrensel hâkimiyet düşüncesine dair örneklerden ilkini Uygur yazısıyla yazılmış Oğuz destanında, Oğuz Kağan kuracağı devletin evrenselliğini ifade için “Güneş tuğumuz (bayrağımız),gök de çadırımız olsun! “ ifadesi ile gök kubbenin altında, güneşin aydınlattığı ve enerji verdiği her yeri devletinin sınırları olarak göstermektedir. Oğuz Kağan’ın kuracağı devletin sınırları dünyanın tamamını kapsadığı ve yeryüzünde Gök Tanrı’nın kendisine bu sorumluluğu yüklediğine inanmışlardır.    Evrensel devlet anlayışının gereği olarak tarihî Türk devletlerinde; din-devlet ilişkileri bir düzen içinde seyretmiştir. Zaten farklı din ve inanışların bir arada varlıklarını sürdürebilmeleri de evrensel bir devlet düşünce ve hâkimiyet anlayışı ile izah edilebilir. Göktürkler çağında, Türklerin dünya görüşlerine uygun olarak devletin sınırları konusunda,”Dört yandaki budunları (kavim-milletleri) düzenledim ve yeniden kurdum” yani günümüzde kullanılan “dünyanın dört bucağı sözü” de böyle bir düşüncenin kalıntısı olarak kullanılmış olduğunu düşünüyoruz.

Göktürk kitabelerinde, evrensel hâkimiyet düşüncesi ile ilgili olarak, Bilge Kağan Kitabesi’nin kuzey yüzünde;”Buyruk beyleri Otuz Tatar, Dokuz Oğuz Beyleri, milleti… bu sözümü iyice işit; Sağlamca dinle: ileri (şarkta) gün doğusuna, beri (cenupta, gün ortasına, geri (garpta),gün batısına, yukarı (şimalde) gece ortasına doğru (olan yerlerin) bu içindeki milletler hep bana itaat eder. Bunca milleti hep tanzim ettim. Şimdi de fesat olmaksızın Türk hakanı Ötügen Ormanı’nda oturur ise ülkede de mihnet olmaz. İlerde (şarkta) Şantung Ovası’na kadar sefer ettim, denize hiç erişemedim. Beride (cenupta) Dokuz Ersine kadar sefer ettim. Tibet’te hiç erişemedim. Geride (garpta) İnci ırmağını geçerek Demir Kapı’ya kadar sefer ettim. Yukarıda Yirbayurku yerine kadar sefer ettim. Bunca yerlere kadar Türk kavmini yürüttüm. Kitabe’deki ifadelerden yola çıkacak olursak, Türk halklarında bilinen en eski tarihlerden başlamak üzere, Türk hakanlarının öncülüğünde o günkü dünyanın hangi yerleşim merkezlerini hatta halklarını yönetimi altında birleştirmiş olduğu vurgulanmaktadır. Türk kağanlarının böyle bir işi başarabilmeleri de Gök Tanrı’nın onlara vermiş olduğu kut yani şans, talih ile ilgili olduğu ve bunun da evrensel bir hâkimiyet düşüncesi ile hayata geçirilmiş olduğu ifade edilmektedir.

Göktürk kitabelerindeki kayıtlara göre, Türk kağanları zaman zaman kendilerine güç ve yarlık yani izin veren, gök ve yeri bir arada anıyorlardı.”Yukarıdaki gök, aşağıdaki yer yarlığladığı yani izin verdiği için, halkımı, gözünün görmediği, kulağının işitmediği…. Yerlere kadar götürdüm” sözleri ile Türk Bilge Kağan başarısını gökle yere bağlıyor ve yönlerle de devletinin ve dünyanın sınırlarını(evrensel düşünce) çiziyordu: Nitekim ülkesinin sınırları konusunda,” ileride gün doğusuna, sağda öğle yerine, arkada gün batısına doğru ve solda gece ortasına yani kuzeyin en uç noktasına kadar gittiğini ifada etmektedir. Burada  “yerin ve göğün izniyle” bir dünya devleti kurma düşüncesini ifade etmektedir. Kitabede bu konuyla ilgili olarak,”Yukarıda Türk Tanrısı, aşağıda mukaddes Türk Yeri ve Suyu şöyle demişler: Türk Budun’u yok olmasın diye, millet olsun diye, İl-Teriş Kağanı, kağan olarak tahta çıkarmışlar”.Burada kağanın tahta çıkması da gök ile ilgilendirilirmiş, yerin bir rolü olmamıştır. Evrensel hâkimiyet düşüncesi,”Ey Türk, Oğuz Beyleri; kavmi, işidin: yukarıda Tanrı(=gök) basmasa, aşağıda yer delinmese Türk milleti ülkeni, töre’ni kim bozar? Sözleri ile de Türk milletinin mekân bakımından bütün dünyayı ilgilendirdiği gibi zaman bakımından da kıyamet gününe kadar yaşayacağını, yeter ki töre’sine yani yazılı olmayan hukuk kurallarını ihmal etmesin mealindeki bu anlamlı sözler de evrensel hâkimiyet düşüncesi yanında Türk milletinin ebedi müddet yaşayacağına dair verilmiş mesajlardır.

Türklerin, İslâm dünyası ve İslâmiyet ile tanışma ve kaynaşmalarının ilk örneklerinden birisi olan Karahanlılar devrinde Yusuf Has Hacib’in kaleme almış olduğu Kutadgu Bilig adlı eser, Türk kültürünün yazılı kaynakları arasında önemli bir konuma sahiptir. Ayrıca Türk halklarının Müslüman olmaları onlardaki evrensel hâkimiyet düşüncesi, insan ve maneviyat boyutunda daha da derin bir mana kazanmıştır. Zira Saka, Hun, Göktürk ve Uygurlar ile devam eden Türk kültürü ve medeniyeti, İslâm kültür ve medeniyeti ile karşılaşma, kaynaşmanın neticesinde,”Türk-İslâm Medeniyeti” adını verdiğimiz tarihî gelişmenin temelleri Karahanlılar çağında atılmıştır. Burada üzerinde durmak istediğimiz bir diğer husus da, söz konusu karşılaşma ve kaynaşma Türklüğün olduğu kadar İslâmiyet’in de hayrına, yararına olmuştur. Bu dönemde tarihî Türk halklarında ilk örneğini gördüğümüz ve gelişme çizgisini takip edebildiğimiz “evrensel hâkimiyet düşüncesi” yeni dönemde daha da şekillenmiş ve güçlenmiştir. İslam öncesi Türk çağındaki “Evrensel hâkimiyet düşüncesi” İlk Müslüman Türk Devletleri olarak bilinen Karahanlılar ve sonraki dönem Türk devletlerinde de zaman ve zemine göre değişerek-gelişerek devam etmiş, Kızılelma ülküsü adeta i’lâ-yi kelime-t-Ulah ile taçlandırılmıştır.

Cihan hâkimiyeti düşüncesi tarihî Türk devletlerinde destanlara yansıdığı gibi Selçuklu ve Osmanlılarda olduğu gibi tarihî rüya veya menkıbelerle dünden-bugüne devam etmiştir. Selçuklulardaki Cihan hâkimiyeti düşüncesi; Selçuk’un babası Dukak, rüyasında göbeğinden üç ağacın çıktığını, her tarafı saran dallarının göklere yükseldiğini görmüştü. Korkut Ata da bu rüyayı, evlatlarının cihan padişahı olacağı şekilde yorumlamış ve müjdelemişti. Aynı durum, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin rüyası da Türklerdeki cihan hâkimiyeti düşüncesi ile ilgilidir. Rivayete göre, Osman Gazi şeyhi Edibali’nin zaviyesinde konuk olduğu sırada, rüyasında şeyhin kucağından çıkan bir ay kendi koynuna girer. Bunun üzerine Osman Gazi’nin göbeğinden bir ağaç yükselir ve dalları dünyayı sarar, Rüyayı dinleyen Edibali Osman Bey’e:”Padişahlık sana ve nesline mübarek olsun ve kızım Mal-hatun da senin helalin olsun” der. Böylece Osman Gazi Şeyh’in damadı olur ve Osmanlı Devleti’nin de cihana hâkim olacağı düşüncesi gönüllerde yer eder.

Avrupa Hun Devleti ve onların ardılları(Oğuz, Peçenek, Kıpçak vb.) olan Türk halkları cihan hâkimiyet düşüncesini Batı’ya taşımışlar ve “Kızılelma Ülküsü” olarak da yüzlerce yıl yaşatmışlardır. Avrupa Türk tarihinde cihan hâkimiyeti düşüncesinin öncüsü ve büyük ölçüde uygulayıcısı hiç şüphesiz Avrupa Hunları ve Atilla olmuştur Hun Türkleri, Atilla’nın Tanrı tarafından gönderildiğine ve haliyle de görevlendirildiğine inanıyorlarsa Avrupalılar da adeta bu inancı paylaşıyorlar ve Atilla için “Tanrının Kılıcı veya Tanrının Kırbacı” ifadelerini kullanıyorlardı. Tanrı’nın Atilla’yı günahkârları cezalandırmak için göndermiş olduğu inancı hemen bütün Avrupa’da dünden bugüne bilinmektedir.

Bilge, Kültiğin ve Tonyukuk kitabeleri; Türklerin milli şuur, demokratik ruh yanında insan haysiyet ve şerefini ifade eden yüksek bir insanlık duygusu ve cihan hâkimiyeti düşüncesi bakımından kendi döneminde bir örneği olmayan eserlerdir. Bilge Kağan kitabesinde;”Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldıkta; ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğulları üzerine ecdadım Bumin ve İstemi Kağanlar tahta oturmuş; oturarak Türk milletinin ülkesini, türesini idare edivermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Asker sevk edip dört taraftaki kavmi hep itaati altına almış, muti kılmış. Başlılara baş eğdirmiş, dizlilere diz çöktürmüş. İleri Kadırgan ormanına kadar, geride Demir Kapı’ya kadar Türk milletini kondurmuş, böylece sahipsiz ve teşkilatsız Göktürkleri nizama koyup hüküm sürmüşlerdi”.Hitabı ile de cihan hâkimiyeti düşüncesini, kendi halkına ve insanlık âlemine ilan ediyordu.

Göktürk hükümdarı Türk Bilge Kağan, hâkimiyetinin kaynağını ifade için;”Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum”sözleri ile hâkimiyet düşüncesinin kaynağının semavi olduğunu mezar taşına vurmak suretiyle ölümsüzleştirmiştir.

Tarihî Türk devletlerindeki hâkimiyeti düşüncesi, sonraki devirlerde tarih sahnesine çıkmış olan Türk-İslam devletlerinin şahsında, İslâm cihadına uygun bir savaşçılık ruhu, ilâhî himaye ve daha başka bir ifade ile nizam-ı alem davasının doğmasında etkili olmuştur. Söz konusu cihan hâkimiyeti=nizam-ı alem düşüncesinin yaşatılabilmesi, güçlü bir siyasi iktidar ve yüksek bir insanlık ideali ile mümkün olabilirdi. Gerçekten de Türkler bizzat askerî ve siyasi güce sahip olmasalardı veya bağımsız yaşama ideallerini hayata geçirememiş olsalardı, böyle bir düşüncenin doğması, hayata geçirilebilmesi de söz konusu olmayabilirdi. Şu halde evrensel hâkimiyet düşüncesinin doğmasında, gelişmesinde ve nihayet devlet nizamı haline ulaşmasının temelinde manevi ve maddi potansiyellerin harekete geçirilmesi esası yatmaktadır. Türkler, tarihinin farklı zaman dilimlerinde, değişik coğrafyalar üzerinde kurmuş oldukları Türk devletleri arasında tarih bakımından ilki olan Hun devletinde hakanın unvanı “Gök Tanrı’nın tahta oturttuğu Tanrı Kut’u=Tan-hu (Tan-yu” iken Avrupa Hunlarında da Attila’nın, Tanrı tarafından dünyanın hükümdarı olarak gönderilmiş olduğuna inanılırdı.

Türklerin İslâmiyet ile tanışmaları, kaynaşmaları ve şereflenmeleri yani Türklerin Müslüman olarak yaşamaya başlamaları evrensel hâkimiyet düşüncesinde ciddi manada bir değişme olmamış, aksine (Selçuklu-Osmanlı örneğinde olduğu gibi) daha uzun ömürlü devletler tarih sahnesine çıkmış ve insanlık tarihinde yeni bir medeniyetin(Türk-İslam) doğmasında etkili olmuştur. İslâmî Türk çağının evrensel hâkimiyet düşüncesi konusunda en güvenilir kaynaklardan birisi İlk Müslüman Türk Devleti olan Karahanlı Devleti’nin baş veziri Yusuf Has Hacib’in devlet yönetimi ile ilgili olarak kaleme almış olduğu Kutadgu Bilig adlı eserdir. Bu eserde, Türk hükümdarlarının hâkimiyetlerinin meşruiyetini doğrudan Allah’tan aldığı ifade edilmekte, bu görevin kendisine Allah tarafından bahşedildiği defalarca vurgulanmaktadır. Türk hükümdarları, geleneksel hâkimiyet sembollerine ilave olarak; hükümdarlığın halife tarafından onayı, halife adına hutbe okunması, darp edilen paralarda halifelerin adlarını yer alması vb. hâkimiyet sembollerini kullanmışlardır. Selçuklu Devleti’nin Abbasi Halifesi ile yapmış olduğu mülakatın sonunda, Sünni İslâm dünyasının dünyevî yetkileri Selçuklu sultanında, dinî yetkiler de halifede bulunması,yani din ve devlet işlerinin ayrı merkezlerde yoğunlaşmış olması, İslâm dünyasında bilim, düşünce alanında büyük ilerlemeler kaydedildiği gibi, siyasî olarak da İslâm dünyası tarihinin en mutlu ve güvenli bir sürecini yaşamıştır. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig adlı eserinde; din ve devlet hizmetlerini bir ağacın iki ayrı dalı gibi olduğunu, bunlardan biri diğerine baskı yapamadığı gibi, birbirlerinin de varlık sebepleri olarak göstermektedir.

Bu dönemde de Türk hükümdarları, yetkilerini, geleneksel Türk hâkimiyet anlayışına uygun olarak, doğrudan Allah’tan almaktaydı. Anılan yüzyılın devlet adamı ve meşhur siyasetname adlı eserin yazarı Nizâmü’l-Mülk ile dönemin büyük bilim insanı İmam Gazali’de, eserlerinde mevcut duruma yer vermişlerdir. Nizâmü’l-Mülk, konuyla ilgili olarak;”Allah her asırda halk arasından padişahlık vasıfları ve övülmeye değer hasletleriyle bezediği birini seçer ve dünya işlerini halkın sulh ve sükûn içinde yaşamasını kendisine tevcih eder” mealindeki sözleriyle, Türk hükümdarının otoritesini doğrudan doğruya Allah’tan aldığını ve Allah adına saltanat sürdüğünü açık bir şekilde ifade etmektedir. Şu halde Türkler, Müslüman olduktan sonraki devirlerde de kurmuş oldukları devletler için “evrensel hâkimiyet düşüncesini” taşımışlar ve bu düşünceyi hayata geçirmeyi de kendilerine verilmiş kutsal bir görev (i’lâ-yi kelime-t-ullah) olarak bilmişlerdir.

İşte başta öğrencilerimiz olmak üzere uzak-yakın birçok çevrelerden tarafımıza yöneltilmiş olan;“ Türkler, niçin fethettiği, hâkim olduğu ve  yüzlerce yıl yönettiği coğrafyalarda kendi kültürünü, dilini hâkim konuma getiremedi, hatta niçin batılılar gibi oralarda yaşamış olan insanları kendi ülkesinin imarı için çalıştırmadı”  mealindeki sorularına verilecek cevap,”oraları önceleri, evrensel bir hakimiyet daha sonra da i’lâ-yi kelime -t-ullah inancıyla yönettik. Ancak Türk devletleri bu engin hoşgörülerinin karşılığı olarak zaman zaman ihanetlere de maruz kalmıştır.

Kısaca ifade edecek olursak; engin tarihimizin hemen hiçbir döneminde hangi ad altında ve ne kadar uzun ömürlü olursa olsun hiçbir Türk devleti hâkim olduğu coğrafya ve o coğrafyadaki insanlara karşı insanı insan yapan değerleri İsevi-Musevi dünyasının gözleri ile görmemiştir Sadece ve sadece tarihinden ve inancından almış olduğu yüce değerleri hayata geçirmiştir. Nitekim Uluğ Türkistan’da; (Saka/İskit, Hun, Avar, Göktürk, Kırgız, Uygur, Kıpçak, Oğuz vb. adlar altında binlerce yıl, Hindistan’da (Babürler) 550 yıl, Ortadoğu’da 1000 yıl, Kuzey Afrika’da 350 yıl, Balkanlar ve Orta Avrupa’da 450 yıl hüküm sürmüştür. Fakat söz konusu coğrafyaları sömürgeleştirmemiş, üzerinde yaşayan insanları köleleştirmemiş yani insanlık suçları işlememiş olsa da hemen bütün Hıristiyan dünyası el ve ağız birliği etmişçesine “Ermenilerin Müslüman Türk halkına karşı işlemiş olduğu katliamları tersine çevirebilmektedirler. Zira Dün, İngiltere’nin öncülüğündeki Hıristiyan dünyası bugün, ABD’nin kontrolündeki AB merkezli sömürgeci bir dünya şu veya bu ad altında girmiş oldukları ülkeleri dost veya düşman olarak sömürüyor, öldürüyor, önce zihinsel manada, sonra da bedensel olarak köleleştiriyorsa ve bütün bunlar gözlerimiz önünde cereyan ettiği halde görmüyor, düşünmüyor ve de insan olarak tepki göstermiyorsak, atalarımıza karşı ve hak dünyaya karşı görevimizi yerine getirebildik mi? Saygılarımla.

16 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15

‘Dünden Bugüne Türk Devletlerinde Hakimiyet Geleneği’ için 4 cevap

  • Sayın Hemşerimiz Prof. Dr. Abdulkadir YUVALI Bey’in; “Dünden Bugüne Türk Devletlerinde Hakimiyet Geleneği’ konulu konferansını, salonu dolduran konuklar ve öğrencilerle beraber zevkle dinledim. Bizlere tekrar, Türk Milletinin tarihteki o muhteşem rolünü hatırlattığı ve bir kez daha Türk olmakla bizi gururlandırdığı için kendisine müteşekkirim. Dileğim; Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin Türk olmanın gurur ve onur verici bir duygu olduğunu hissetmesi ve tarihte hem İslamiyet’e hizmet etmiş, hem de diğer milletlere verdiği değerle o dönemlere insan hakkını öğretmiş bir milletin mirasçısı olduklarını unutmamalarıdır. Saygı ve sevgilerimle…

  • Bilgileriyle ve başarısıyla bize ışık veren sayın hemşerimi kutlarım.

  • Sevgili Kardeşim Kadir Yuvalı’yı yürekten kutluyorum ve varlığı ile onur duyuyorum. başarılarımın devamı dileğiyle en derin sevgilerimi sunarım. Bu vesile ile büytün hemşehrilerime sevgi ve selamlar…

  • Hilmi keyhıdır

    Sayğıdeğer hemşerim prof Dr Abdulkadir Yuvalı Beyefendinin konferansına Darende’de olmam nedeniyle katılamadığıma üzüldüm,inşallah bir başka konferansında birlikte oluruz.
    Konferansının akışı hakkında devamlı aldığim bilği ve ilğilerden dolayı ne kadar mutlu olduğumu ifade edemem.
    Her şeyden evvel Abdulkadir Yuvalı Beyin konferansına basın olarak ilğisini ve hizmetini esirgemeyen hem şerim ve Darende zenğibar gazetesi sahibi Darendeliler rehber sitesi sahibi osman çokyaşar beyi tebrik ediyor ve kutluyorum.
    Sayın Çokyaşar bu tür etkinliklere zaman ayırıp sitenizde yer vermeniz hemşerileriniz açısından iftihar vesilesidir.
    Ayrıca hocası merhumdan aldığı talimat ve ilke gereği beş kişilik bir dinleyici birliği olsa dahi mesafe ve zaman tereddütü yapmadan davet edilen yerlere konferans için gitme incelik ve görev duygusunda olan Darendeli hemşerim eski rektör Erciyes Üniversitesi Tarih Bölüm başkanı Sayın Prof Dr Abdulkadir Yuvalı beyefendiye sevği ve takdirlerimi sunuyorum.

Buraya Yorumunuzu Yazın